Albatros

Bilişim Kooperatifi Girişimi

Bir salgının içinden geçiyoruz. Fiziksel temaslarımızı askıya aldık, Türkiye’de çok olmasa da çoğu ülkede birçok sektörde üretim durduruldu, korkmuş bir çocuk gibi yorganın altında karanlığın bitmesini bekliyoruz. Bu karanlıkta el yordamıyla bulduğumuz ufak fenerleri yakmaya çalışsak da fenerin ışığı çoğu insanı aydınlatamıyor. Bazılarımız virüsün kol gezdiği “dışarıda” çalışıyoruz ve o bazılarımız sanki toplum tarafından feda edildiğimizi hissediyoruz. Toplumsal yaşamın iş bölümünde ara verilemeyecek zorunlu işler kartı düşmüş bize diye avunuyor kimilerimiz. Bazılarımız da eskiden işle ev arasında mekik dokurken, şimdi salon, mutfak, yatak arasında gidip geliyor. Mesai saatleri o kadar uzuyor ki işçi sınıfının büyük mücadeleleriyle kanun haline gelmiş 8 saat çalışma, 8 saat dinlenme ve 8 saat uyku formülü adeta ütopyalar mekânından sesleniyor insanlığa. Artık bütün yemekler geçiştiriliyor, ekranlara bakılırken kafalar ha düştü ha düşecek. Zorunlu olmadığı düşünülen işlerde çalışanlar, böylesi tarihi anlarda, insanlığın kaderinin yeniden şekillendiği bu zamanlarda örneğin neden bir koltuk tasarımı ya da reklam animasyonu yaptığını düşünüyor?

Bunları düşünüyoruz çünkü salgına kapitalist üretim tarzında yakalandık. Yani insanların ve yaşamın özgür gelişimine odaklanmış bir üretimden ziyade doğayı ve insanı tüketme pahasına kâr üretmeye odaklı bir üretim sistemimiz var. Yapılan şey pazarda satılmak üzere bir ürün üretmek, bu ürünün satılması ile paranın geri gelmesi, bu geri gelen paranın bir kısmının tekrar yeni üretim için ayrılması diğerinin de özel mülkiyete dönüşmesi. Bu gidip gelen, bir yerde para, bir yerde ürün olan şeyin kendisi en temelde insan emeğidir. Metanın, hammaddelerin, başka insanların makinelerde depolanmış emeğinin hepsi piyasada fiyatlanmak üzere organize edilir. Böylece son derece rasyonel olmakla övünen insan, bütün maddi üretimini kendi rasyonalitesinin dışında bir odağın şekillendirdiğine inanır. Ekonomi dediğimiz sistemin bu şekilde olabilmesi için üretim araçlarının bir grup insanın mülkü haline gelmiş olması gerekir. Üretim kooperatifleri temelde bu üretim aracının mülkiyetini kolektifleştirir. Mülkiyet ilişkisi yine bakidir, ama mülkiyet kooperatifin yani doğrudan üreticinin mülkiyeti haline gelmiştir. Kooperatif üretim tarzını değiştirmez ancak mevcut üretim tarzında demokratik bir ekonomik faaliyetin kısmi imkanlarına imkân sağlayabilir. Gelgelelim bu kısmi imkanlar bile salgın gibi afet durumlarında sıradan insanlar için çok önemli avantajlar sağlayabilir.

Bu kısmi değişikliklerin dahi büyük etkiler yaratabilmesi, insanların üretim araçlarından koparılması sonucunda mümkün olmuştur. “Ve onların mülksüzleştirilmesinin öyküsü, insanlık tarihine kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.”[1] Onların mülksüzleştirilmesi, üretimin imkanlarının az sayıda insanın elinde toplanmasıdır. Marx kapitalin birinci cildinde uzun uzadıya kapitalizmin doğuşunun tarihsel sürecini anlatır. “İlksel birikim” kavramını bu doğuş sancılarını açıklamak için kullanır. İlksel birikim, pre-kapitalist dönemin yegâne üretim aracı olan toprağın, bir grup insanın elinde toplandığı tarihsel dönemi açıklamak için başvurulan bir kavramdır. Ülkelerin özgül koşullarına göre bu el değiştirme zorla tetiklenmiş, kimi yerlerde de iktisadi süreçlerin sonucu gibi görünmüştür. Süreç sonunda insanların önemli bir kısmı sadece ücretli emeğini satarak geçinebilir hale gelmiştir. Üretim araçlarından ayrılan insanlar artık kendi maddi yaşamlarını üretmek için üretim araçları sahiplerine bağımlıdırlar.

Salgın zamanlarında da bu bağımlılığın yıkıcı etkilerini birçok insan birinci elden deneyimledi. Özellikle salgının işçiler üzerinde yarattığı baskıyla daha çok iş daha az insana yaptırılabilir oldu. İşini kaybedenler işlerini, işini kaybetmeyenler de direnç kapasitelerini yitirdiler. Böylece salgının kötü etkileri, insanların hayatlarını daha da kötüleştirmek için kullanılabilir oldu. Ancak kooperatif biçiminde örgütlenmiş insanlar bu ekonomik kötüleşmeyi dayanışmayla daha az sarsıcı olarak geçirebilirdi. Çünkü üretim aracının nasıl yönetileceğinin inisiyatifi de bu insanlara ait olduğu için bağımlılıklarının biçimi şimdiki gibi olmayacaktı.

İçinde bulunduğumuz politik konjonktür de insanların çaresiz kalmasında etkili oldu. Özellikle sosyal devletin çekilmesiyle beraber neoliberal ekonominin yarattığı yıkıcılığın verdiği hasar bireysel çabalarla telafi edilecek gibi değildir. Ancak insanların kurdukları dayanışma ağları ile bu zararın en azından bir kısmının giderilmesi mümkün olabilir. Şimdilerde en çok eksikliğini hissettiğimiz şeylerden birisi de budur. Maaşlı çalıştığımız işlerimizden atılırken ya da hazır pandemi koşulları diyerek bütün yaşamımızı iş kuşatırken hissettiğimiz güçsüzlüğün önüne geçebilme imkânı, inşa edeceğimiz üretim-dayanışma ağlarıyla, tarihsel deneyimimizde kooperatif biçiminde örneklerini bildiğimiz yapılanmalarla mümkün olabilir. Günümüzden çok farklı koşullarda da olsa tarihi bir salgında üretim üzerinde irade sahibi olmanın ne kadar önemli olduğunun örnekleri mevcuttur, hem de üzerinde yaşadığımız coğrafyada.

Bu örneklerden birini daha geçenlerde Cemal Kafadar gösterdi. Cemal hoca Medyascope’ta Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide Büyük Taun’dan bahseder. Avrupa ülkeleri bu salgınla insansızlaşmış, emek gücü pahalılaşmış, atadan kalan miraslar daha az paralara bölünmüştür. Bu durum da lüks tüketime olan talebi arttırmıştır. Bu talebin içinde Ankara tiftik keçisi yününe olan arzu da vardır. Tam bu sırada zaten belirli bir örgütlülüğe sahip olan Ahi teşkilatı üretim üzerindeki güçlerini de kullanarak yeni güçlenen Osmanlı devletine bile kafa tutar hale gelmiştir. Üretimini yaptıkları yünün getirdiği refahı kendileri için kullanabilmişlerdir. Onların mülksüzleşmesinin öyküsü onları nasıl bağımlı kıldıysa, üretim üzerindeki kolektif inisiyatif bizi daha da güçlendirebilir. [2]

İçinden geçtiğimiz pandemi günlerinde en çok eksikliğini yaşadığımız şey herhalde güven duygusudur. Akıp giden zamana güven… Buna güvenebilmek için de; en nihayetinde insan olduğumuz ve Marx’ın deyimiyle “ekmeğimizi alnımızın teriyle kazanmaya mahkûm edildi”ğimiz için, üretimin daha güvenilir bir zeminde yapılması gerekir. Geleceğin bu kadar belirsiz görünmesinin en önemli nedeni üretimin hiçbir noktasında karar alıcı olamamamızdır. Bütün ekonomi kapitalist üretim tarzına uygun şekilde işlediği için, zorunlu olarak belirsizlik olacaktır. Ancak kooperatifleşme, kaygı yaratan durumu bir nebze olsun giderebilir. Kaldı ki, insanlığın kaygılarını bir nebze de olsa gidermesi bugünlerde çok değerlidir.

[1] Marx bu cümleyle İngiltere’de kapitalizmin doğuş süreci olarak da görülen mülksüzleştirme sürecini anlatır. Küçük köylülerin ve insanların ortak kullanımında olan topraklar az sayıda insanın eline geçmiştir.

[2] Ahi teşkilatının üretim araçları üzerindeki kuvveti tüm dünyada ağırlığı hissedilen salgın zamanlarında onlara tahmin edilemeyen bir güç vermiştir. Her ne kadar Ahilik esnaflığın tarihinde bir olguysa da Büyük Taun dönemindeki güçlerinin kaynağı üretim araçlarını kendi çıkarları için kullanabilecek örgütlülüğe sahip olmalarından gelmiştir.